İçeriğe geç

Paris’te bir kitapçının hatırlattıkları…

Shakespeare and Company Café’den çıkıp birkaç adım attığımda kitapçının kendisi karşıma çıktı. Çok sevdiğim üçlemelerden biri olan Before Sunset filminin sahnelerine ev sahipliği yapan yerdi burası. Richard Linklater’ın 2004 tarihli filminde Jesse, kitabını imzaladığı bu dükkânda Céline ile yıllar sonra yeniden karşılaşır. Kitapçı, Woody Allen’ın Midnight in Paris filminde de karşımıza çıkar.

İçeri girdiğimde buranın yalnızca bir kitapçı olmadığını, aynı zamanda bir kütüphane olduğunu anladım. Üst katta kitap okuyabileceğiniz oturma alanları, bir odada ise piyano vardı. Piyano çalmak o anda çok içimden geldi fakat kitap okuyan insanların dikkatini dağıtmak istemedim. Raflarda Shakespeare’in sonelerini ve şiirlerini içeren küçük bir kitap karşıma çıktı ve onu satın alıp Notre-Dame’a doğru yürüdüm. Aslında kitapçıda biraz daha zaman geçirmeyi diliyordum fakat inanılmaz bir turist yoğunluğu vardı.

Hava çok rüzgârlıydı. Notre-Dame’ın girişinde uzun bir sıra vardı. Ben de içeri girmekten vazgeçip IV. Henri heykeline yöneldim. Heykelin hemen arkasındaki merdivenlerden indiğimde Square du Vert-Galant’a vardım. Adanın en ucuna oturup Seine’i ve Paris’in günümüze ulaşan en eski köprüsü Pont Neuf’ü seyrettim. Kitabımın ilk birkaç sayfasını okuyup anlamaya çalıştım. Akşam eve dönerken kararım netti: Ertesi sabah çok erken bir saatte uyanıp kitapçıyı ve Notre-Dame’ı yeniden ziyaret edecektim.

PENCERE KENARINDA BİR LATTE

Ertesi günün sabahı hızlıca bir kruvasan yiyip kendimi Paris’in nezih sokaklarına bıraktım. Sessiz ve huzurlu sokakların ardından kendimi kitapçının kafesinde, sıcacık “latte” mi içerken buldum. Biraz bu anın tadını çıkardıktan sonra defterimin temiz sayfasını doldurmaya niyet ederek yazmaya başladım:

Cam kenarında oturuyorum. Notre-Dame’ın bir kısmı görünüyor. Sağımda hafif buğulanmış bir ayna, önümde ise bir içinde solmuş, kurumuş güller olan bir “vazo” var. Vazo dediğim şey aslında kupaya benzeyen bir bardak.

Dışarıda, kaldırıma dizilmiş küçük masalarda insanlar kahvelerini yudumluyor. Biri gazetesine gömülmüş, biri karşısındakine bir şey anlatırken ellerini havada uçuruyor, bir başkası fincanını iki eliyle tutmuş, rüzgâra inat yüzünü güneşe dönmüş. Camın bu yakasından bakınca hepsi sessiz bir filmin figüranları gibi. Sesleri bana ulaşmasa da sanki şu anda hikâyeleri geçiyor bana her birinin… Belki ben de onların penceresinden bakınca defterine bir şeyler karalayan, gözü Notre-Dame’a takılıp duran bir yabancıyım. Hepimiz aynı camın iki yakasında, kendi filmimizin başrolündeyiz.

Biraz ilerideki tabela ise nerede olduğumuzu söylüyor: Rue de la Bûcherie.

Buradan çıkmak istemiyorum. Müziğin eşliğinde zamanın burada akıp gitmesini istiyorum ve açıkçası öyle de oluyor. Şimdiyi yazmak ne müthiş bir duygu. Şimdi, şimdi, şimdi… Şimdiler ne çabuk geçmişe gömülüyor. Sonsuza dek “şimdi” yazsam, her şimdi bir geçmiş olacak. Şimdi hiç durmuyor.

İKİNCİ KAT

Kitapçının ikinci katında, etrafım kitaplarla çevrili bir odada, yeşil kadife örtülü bir kanepede oturuyorum. Ortalıkta gezinen kedi şimdi yanıma sokulmuş, kalemimi kemirmeye çalışıyor. Karşımdaki eski piyanonun tuşlarında parmaklarım geziniyor. Çok eski bir piyano; sanırım çok çalınmıyor ki sesi bu kadar kapalı geliyor. 1 aylık Paris seyahatimde her sabah buraya gelmek benim için bir rutin olacak diye hissediyorum.

Pencerenin önünde ise eski bir daktilo duruyor. Burası, dükkânın en sevilen köşelerinden biri. Ziyaretçiler oturup bu daktiloyla birkaç satır yazıyor: bir dize, bir anı, bir veda ya da yalnızca “buradaydım” diyen bir not. Yazılanlar kâğıtlarıyla birlikte dükkânda kalıyor. Kitapçının “burada herkes yazar” ruhunu bundan daha iyi anlatan bir şey olamaz. Notre-Dame’ın silüetine bakarak daktilonun tuşlarına basmak… Bir yazar için bundan güzel bir kışkırtma düşünemiyorum açıkçası.

BU KİTAPÇININ HİKÂYESİ

Bu duvarların ardındaki hikâye, benim birkaç sabahlık hikâyemden çok daha uzun.

Aslında Paris’te Shakespeare and Company adını taşıyan iki ayrı kitapçı var. İlkinin kapılarını 1919’da Amerikalı Sylvia Beach açtı. Beach, 1921’de dükkânını rue de l’Odéon’a taşıdı. Hemingway, Fitzgerald, Gertrude Stein ve Ezra Pound gibi isimlerin uğrak yeri olan bu kitapçı, 1922’de James Joyce’un o dönem birçok ülkede yasaklarla karşılaşan Ulysses romanını yayımlayarak edebiyat tarihine geçti. İlk Shakespeare and Company, 1941’de, Alman işgali sırasında kapandı. Anlatılanlara göre Beach, bir Alman subayına Joyce’un Finnegans Wake adlı eserinin son nüshasını satmayı reddedince dükkânını kapatmak zorunda kaldı.

Bugün ziyaret ettiğimiz kitapçının hikâyesi ise 1951’de başlıyor. Amerikalı George Whitman, bugünkü adresi olan 37 rue de la Bûcherie’de “Le Mistral” adıyla bir kitapçı açtı. Dükkân, 17. yüzyıldan kalma küçük bir binada yer alıyor. Whitman, 1964’te, Shakespeare’in doğumunun 400. yıl dönümünde dükkânın adını Shakespeare and Company olarak değiştirdi. Bu, Sylvia Beach’in kitapçısına bir saygı duruşuydu.

Bir süre sonra burası Beat kuşağının da uğrak noktalarından biri oldu. Allen Ginsberg, William Burroughs, Henry Miller, Anaïs Nin ve Richard Wright gibi isimler kitapçının edebiyatla dolu dünyasına konuk oldu.

Dükkânı eşsiz kılan şeylerden biri de misafirperverliği. Whitman, rafların arasına yerleştirdiği yataklarda yazarlara ve gezginlere ücretsiz konaklama imkânı sundu. “Tumbleweed” adı verilen bu misafirlerin sayısının 30 bini bulduğu tahmin ediliyor. İngilizcede rüzgârla savrulan kuru bitkileri ifade eden bu kelime, Whitman’ın kapısını çalan ve ardından yollarına devam eden gezginler için de güzel bir benzetme. Karşılığında misafirlerden üç şey isteniyordu: Günde bir kitap okumak, dükkânda birkaç saat yardım etmek ve bir sayfalık bir özgeçmiş yazmak.

Dükkânın felsefesi, kapısının üzerindeki şu sözde saklı: “Yabancılara kapını kapatma; belki de onlar kılık değiştirmiş meleklerdir.” Bu anlayış, kitapçının yalnızca kitapların değil, insanların da birbirine dokunduğu bir yer olmasını sağlamış.

Dükkânın damgasında ise “Kilometre Sıfır Paris” ifadesi yer alıyor. Çünkü Fransa’daki yolların başlangıç noktası kabul edilen işaret, karşıdaki Notre-Dame Katedrali’nin önünde bulunuyor. Kitapçıdan çıkıp birkaç adım attığınızda karşınıza çıkan bu küçük ayrıntı, Paris’te edebiyatla şehrin nasıl iç içe geçtiğini bir kez daha hatırlatıyor.

George Whitman, 2011’de, 98. yaş gününden iki gün sonra hayatını kaybetti. Kızı Sylvia Whitman’ın adı, ilk kitapçının kurucusu Sylvia Beach’ten geliyor. Babasının mirasını bugün o sürdürüyor. Benim o sabah oturduğum bitişik kafe ise 2015’te açıldı. Kitapçı, edebiyat etkinlikleri, buluşmalar ve festivallerle yaşamaya devam ediyor.

SON SÖZ

Shakespeare and Company, bir kitap alışverişinden çok daha fazlasını sunuyor: Zamana karşı küçük bir direniş. Bir tarafta Notre-Dame’ın gölgesi, diğer tarafta kedinin dizinizde uyuduğu bir kanepe; pencerenin önünde eski bir daktilo, odanın bir köşesinde ise o sabah çaldığım eski bir piyano…

Defterimi kapatırken kendime verdiğim söz de bundan ibaretti:

“Buraya gelip tekrar yazacağım!”

Bir sonraki hafta, yüzyıllardır Seine’in kıyısında yükselen katedralin taşlarına, sessizliğine ve sakladığı hikâyelere kulak vereceğiz. Herkese iyi hafta sonları dilerim.

Yazı konuları